Mutluluğu anlık bir sevinç ya da biyolojik bir tepkimeye indirgemek, onun felsefi ve varoluşsal derinliğini gözden kaçırmamıza neden olur. Aristoteles, insan yaşamının nihai amacını eudaimonia —yani ilkesel bir iyi oluş ve anlamlı bir yaşam sürme çabası— olarak tanımlarken; mutluluğun bir sonuç değil, bir eylem biçimi olduğunu vurgular. Varoluşçuluk ise bu eylemi daha da çetrefilli bir yere taşır: Mutluluk verili bir durum değildir; insanın belirsizlik ve anlamsızlıkla dolu bir evrende kendi değerlerini ve anlamını özgürce inşa etme sancısıdır.

Dolayısıyla mutluluk, tamamen bireysel veya rastlantısal bir iç huzur kurgusu değildir. Çoğu zaman dış etkenlerden bağımsız düşünülemeyen bu olgu, bireyin hem kendi öznel sınırlarıyla hem de içinde yaşadığı toplumla kurduğu ahlaki ve zihinsel bağ üzerinden şekillenir.

Halk söyleminde mutluluk çok zor algılanan ve anlatılan bir şeydir bence; mutluluk döneme, kültüre, aile yapısına, hatta coğrafi konuma göre şekillenebilir. Bazı mutluluklar öğretilir — aileniz tarafından, arkadaşlarınız tarafından… Küçük bir çocuk annesinin aldığı çiçeğe ne kadar mutlu olduğuna şahitlik eder ve sonra mutlu etmeyi öğrenir. Günlerden bir gün ona bir çiçek verildiğinde o mutlu olur; çünkü bunu öğrenmiştir. Mutluluk sabit bir his ya da durum değildir — en az sizin kadar ve devir kadar değişkendir. Değer kavramı sabit değildir; toplumsal ihtiyaçlara, dönemin üretim biçimlerine ve coğrafi algıya göre sürekli kabuk değiştirir. Bunun en somut örneğini mülkiyet ve mekân algısındaki tarihsel dönüşümde görürüz. Örneğin, geleneksel tarım toplumlarında toprağın değeri sunduğu verimlilik ve ürün kapasitesiyle ölçülürdü. Denize yakın, kayalık veya tuzlu sahil şeritleri tarıma elverişsiz kabul edildiği için değersiz görülür; mirasta aile içindeki "dezavantajlı" görülen bireylere —çoğu zaman kız çocuklarına— bırakılırdı. İç kısımlardaki verimli, ekilebilir araziler ise ailenin asıl serveti sayılarak erkek çocuklara kalırdı. Oysa bugün modern dünya, ihtiyaçlar hiyerarşisini ve haz anlayışını tamamen değiştirdi. Tarımsal verimliliğin yerini estetik, manzaraya erişim, prestij ve turizm potansiyeli aldı. Dün "işe yaramaz" görülerek kadınlara bırakılan o sahil arazileri ve denize sıfır arsalar, günümüzde milyon dolarlık yalıların, lüks konutların ve devasa turizm yatırımlarının odak noktası haline geldi. Bir nesneyi, durumu ya da zamanı "değerli" veya "mutluluk kaynağı" kılan şey o şeyin özü değil; içinde bulunduğumuz çağın ona yüklediği anlamdır da aynı zamanda.

Daha basit bir örnekten yola çıkalım: Senin rutinin haline gelmiş basit bir ihtiyaç, yokluktaki bir bireyin mutluluk unsuru olabilir. Mutluluğu genelde iç huzurla bağdaştırırız; iç huzurunuz iyiyse mutlusunuzdur — fakat herkesin kendisine biçtiği iç huzur tanımı da farklılık gösterir: Kimi huzuru tek başına geçirdiği zamanlarda, kimisi ailesiyle beraber olmakta, kimisi çalıştığı işte bulabilir vs. Mutlu olma durumu çoğu zaman bizimle alakalı gibi görünse de, bu tanım bence eksiktir. Dışsal önemli olmakla beraber, şartlar, dönem sürekli değişse de, etik düzlemde mutluluğu iki temel davranışa indirgeyebiliriz… **En basitleştirilmiş hâliyle: kendine hak gördüğün mutluluk ve insanlara hak gördüğün mutluluk.

 

Kendime Hak Gördüğüm Mutluluk ve Aksiyonlarım

Kendime hak gördüğüm mutluluk bütünleşmesi bireysel ve içsel çabamı kapsar: Olaylara iyi yönden bakma çabam, kendime yaptığım minik şeylerden keyif almam, kendime kibar ve hoşgörülü olmam, kendimi dinleyebilmem, kendimi sevmem ve kendimi düşünmem gibi. Şükretmek de benim için çok mutlu edici bir kaynaktır —bunu hem iç hem de dış etken olarak tanımlayabiliriz—; "Şükürler olsun ki hayat enerjim yaş aldıkça bile baki; şükürler olsun ki çevremde beni düşünen arkadaşlarım var" gibi.

Bu örnekleri ve bakış açılarını çoğaltabiliriz; ama benim düşüncemin temeli, kendine hak gördüğün mutluluk, kendi iyiliğin ve iç huzurun/tatminin için yaptığın güzel şeyleri kapsıyor. Bu aktif bir biçimde, yorgun bir günün ardından kendine yaptığın ve seni mutlu eden minik bir kahve de olabilir; kendine uzun uğraşlar sonucu yaptığın büyük bir yatırım da olabilir. Daha pasif bir biçimde, istediğin gibi gitmeyen bir konuda kendini anlamak, yapıcı bir şekilde eleştirmek ve şefkatli davranmak da olabilir. Bence bir insanın mutlu olabilmesi için bunlar muhakkak lazımdır —maddi manevi her şey olabilir bence. Kendi bütçene, zevkine ve ihtiyacına göre, gözleri güzelliği gören insanlar güzel bakmayı bilen ve öğrenen kişiler oluyor en nihayetinde.

Bu düşünce, çoğunlukla değindiğimiz ‘mutluluğu içinde ara’ durumunu kapsıyor bence —çok doğru ama eksik. Kendime mutlu olmayı hak görüyorsam, insanlara da bunu hak görmeliyim bence…

İnsanlara Hak Gördüğüm Mutluluk ve Aksiyonlarım

Gülmek bulaşıcıdır derler ya —işte benim burada uygulayacağım mantık da tam olarak bu. Ben insanların hayatlarında kendileri hakkında vermek istedikleri kararları, istekleri ve ihtiyaçları aşağılamadan pasif bir biçimde onlara mutluluğu hak olarak görmeye çalışırım. Yaptığım yorumlarda seçici olmaya çalışarak, haddime olan şeyleri söyleyerek onların iç huzurlarına saldırmamayı seçerim. Bu düşüncemin temelinde yardım ve karşılıklı destek de vardır; bu aktif olan kısımdır: Dostluklarda, ailelerde görülen o uyum. Zor bir dönemden geçen bir insana minik bir destek mesajı, çok zengin bir insanın yokluktaki bir insana bağış yapması, dertli bir insanı dinleyebilmek benim için insanlara hak gördüğüm mutluluktur. Aslında ben o insana iyi hissettirdiğimde kendimi de iyi hissetmiş olurum —ihtiyacı olan birisine olabildiğince destek olmak, elinden geldiğince insancıl olmaya çalışmak, anlamaya çalışmak ve dinlemek. Sokakta gördüğünüz bir hayvana yemek vermek, hatta yaptığınız içten minik bir iltifat, bir gülümseme ya da bir kibarlık bile insanların enerjisini değiştirmeye yetebilir. Ben en sağlıklısının bu ikisinin de dengede olduğu bir hayat biçimi olduğunu düşünürüm —kendine mutluluk verirken başkalarına da bu hakkı tanımaya çalışmak bence çok besleyicidir.

Fakat açıkça ve net bir şekilde şunu da söylemeliyim ki: "Komşun sana taş atsın, sen ona ekmek at" gibi bir yerden söylemiyorum bunları. Art niyetli, size kötü davranan veyahut rahatsız eden hiçbir kimseye bir mutluluk veya iyilik borcunuz yok. Bunu beklentide olmak gibi algılamayalım; sadece karşılıklı dinamikler vardır her ilişkide —sağlıklı olanlar birbirine benzer şekilde yaklaşan ve otomatik, içtenlikle karşılığını verecek şekilde kurulan bağlardır.

Yani, size birisi taş atarsa ona ekmek atmamalısınız bence...

Modern İnsan Nerede, Mutluluk Nerede…

*Modern insan, kendine mutluluğu hak görme konusunda narsistçe bir kişisel gelişim baskısı altındayken, ötekine mutluluk hak görme noktasında linç kültürüne yenik düşebiliyor. *

Şöyle düşünelim: İnsanların bize ‘mutluluğu kendinde ara’ dediğini muhakkak duymuşuzdur. Bu tabir bence doğru olmakla birlikte kendi içinde çelişkilidir de; insana "mutluluğu sadece kendinde ara" dersen, insanı dış dünyadan koparıp bencil bir yalnızlığa itersin; oysa insan sosyal bir varlıktır. Biraz düşünelim; mutluluğu kendinde aramak, dış etkenlere durmaksızın bağlı kalmamak, iç huzurunu korumak, kendinle iyi geçinmek, kendine yatırım yapmak gibi birçok temelinde doğru olan konuları ele alır. Fakat bunu tamamlayacak bir dış etken gereklidir — işte tam orada insanlarla kurduğumuz sosyal diyalog ortaya çıkar.

Madde 1- Modern insanın mutlu olma çabasının trajediyle sonuçlanması

Düşünün, bir gün yatağınızda uyandınız; Gregor Samsa gibi bir böcek olarak değil de kendiniz olarak uyandınız. Aslında güzel bir başlangıç —fakat işler tam istediğiniz gibi gitmedi. "Sosyal medyada hayatını güzel gösteren insanlar çok var" klişesini bir kenara bıraktım; konu sadece hayat stili, dış görünüş ve varlıklı olmaktan da çıktı. Dış görünüşünüzden tarzınıza, başarınızdan olanaklarınıza tutun, her şeyinizi sorgulatan bir aktiviteye dönüştürdük her şeyi. "Yeterince öyle miyim?" düşüncesi hepimizi istemsizce aynı şeyleri, aynı şekilde görmeye itti. Daha da ilginci, başka bir dönemde doğsaydınız, günümüzde sizi mutlu eden çoğu şey belki de o dönemlerde sizin için bir şey ifade etmeyecekti.

En nihayetinde böyle bir düzende mutluluğu dış etkende aramak dışında her şeyi yapmanız gerektiğini savunanları da suçlamak mümkün değil. Dışarı çıktığınız her saniye bir değerlendirme raporuna döndü çünkü. E peki yıllar önce doğsaydık mutlu mu olurduk —buna vereceğim cevap da sizi büyük olasılıkla tatmin etmeyecektir. Amacım "eskiden hayat çok güzeldi, şimdi öyle değil" gibi temeli olmayan bir düşünceyi savunmak değil —ben her dönemin aşılmasına azim gerektiren zorlukları olduğunu düşünürüm. Fakat, ancak bu dönemi deneyimlediğim için bu dönemi yorumlamayı uygun buldum.

Modern insanın temeli bilinçlenmek —bunda ne gibi bir negatiflik olabilir? Bilinçli insan daha zor mutlu olur. Bilinçlenmek demek sorgulamak demek; sorgulamak demek eleştirel, argümante bir düşünce yapısına sahip olmak, görmek, anlamak demek. Bilgi edinmek, bilinçlenmek temelinde can sıkıcı şeylere de yol açabilir; gerçek her zaman iyi ya da tatmin edici olmaz. Belli bir kabulleniş süresine de ihtiyacı olabilir kişinin —bilen kişi bazen o bildiği şeyin yükünün altında ezilir… Bu da temelinde insana bir farkındalık katar: Modern insan teknolojiye erişebilir, bilim ilerlemiştir ve ilerlemeye devam eder, vahşi hayvanlarla bir arada yaşayıp mamut avlamaya çalışmaz ya da matbaanın icadından önceki dönemlerde (hatta matbaa yaygınlaştıktan sonraki ilk yüzyıllarda) bir kitabı okumak için aylarca, bazen yıllarca beklemek zorunda kalmaz.

Her şey elinin altındayken nasıl hâlâ mutlu olmakta zorlanır? Çünkü modern insanın başka sorunları ortaya çıkar —bilimde ilerledikçe, felsefe yaptıkça, edebiyatı keşfettikçe, ilerleme kaydedildikçe, o karşı konulamaz çaresiz soruyu getirir temelinde: Ben ne yapıyorum? Öğrendikçe daha çok şey bilemediğini ve her şeyi bilemeyeceğini fark ettiğin evrende, burada ne yapıyorsun? İşte bu anlam arama döngüsünün içinde kaybolur modern insan.

Bu yeni bir tema mı? Asla değil; insan sorguladıkça aklına gelen ilk sorulardan bir tanesi budur zaten. Buradaki temel fark, uyaran ve enformasyon bolluğudur. Modern insan bilgiye çok kolay eriştiği ve içinde boğulduğu için aşırı düşünme ‘overthinking’ krizine girer.

Modern insan birçok şeyi anlamakla beraber çoğu şeyi anlayamamanın getirdiği zorlukla cebelleşir durur. Okur, zihnini geliştirir ve sonra iş hayatına atılıp hayatı boyunca çalışır —hiçbir başarı modern insana yetmez, hiçbir ilerleme onu tatmin etmez; çünkü daha fazlası gerekir, prestijli olan o mudur?

Peki, modern insan suçlu mudur böyle düşündüğü ve hissettiği için? Hayır, o sadece bir sistemin içinde var olmaya çalışan bir kimsedir. Modern insanın yaşadığı mental stres vücudunu ele geçirir adeta —çünkü hep belirli başlı konularda daha iyi olup kendisini kanıtlaması beklenir. Modern insanın maruz kaldığı çok önemli bir şey daha vardır: Kıyas.

E kıyas yeni bir şey mi? O da değil, hem de hiç değil! Komşunun oğluyla, kızıyla başlayan kıyaslama mirası modern insanın hayatında hafif kalır. O çünkü öyle bir dönemdedir ki, elindeki telefonda insanlar arasındaki kıyaslamaları görür, ona mağlup kalır ve istemsizce kendisine yansır. Herkes yaptıklarıyla övünür, yapamadıklarını gömer; herkes çok mutludur, güzeldir, yakışıklıdır, zekidir ve başarılıdır; fakat nedense o hep eksiktir. Modern insan hayatının büyük bir çoğunluğunu buna maruz kalarak, katı, spesifik zekâ ve güzellik kavramlarının arşa çıkarıldığını görerek büyür. Ve sonra tek bir söz duyarız: “Ya bu dönemde de herkes birbirine benziyor ya.”

Acaba neden, bazen bunu da sormak lazım? Bir yere, bir gruba, bir sosyal kimliğe sahip olmak isteriz, belki de bu nedenle standarta uymanın bizi doğrulayacağını sanarız. "E ne yani, bunun için tarzımızı ve görünümümüzü mü değiştirelim?" derseniz, bence de bu sağlıksız olur derim. Fakat şunu hatırlamakta fayda var: Sosyal medyanın yorumlar kısmında güzel olmadığı için sevilmeyi hak etmediğini birine söyleyebilen kişi de büyük bir rahatlıkla bunu herkese açık bir platformda söyleyebiliyor. Burada da yorumu size bırakıyorum; sizce yorum atmak sınırlandırılması ve saygı çerçevesinde yapıcı yapılması gereken bir şey mi yoksa ifade özgürlüğünün iyi kötü dibine kadar vurmalı mıyız ?…

Madde 2- Modern insan çözümsüz bir trajedinin içinde mi ?

— Peki, of, içimizi kararttın; biz mutsuz ve mutlu olması imkânsız kişiler miyiz, ne anlatıyorsun 10 saattir, demeyin. Çünkü şimdi tam olarak bunu tartışacağız… Hayır, mutsuzluğa veya bu çağın dertlerine mahkûm değiliz. Sadece mutluluğu yanlış yerlerde, yanlış araçlarla arıyoruz.

Eğer modern insanın sorunu fazla sorgulamak ve bilinçlenmekse, çözüm bu bilinci kapatıp cehalete kaçmak olamaz. Çözüm, bu farkındalığı bir yüke değil, bir özgürleşme aracına dönüştürmektir. Tıpkı yüzyıllar önce değersiz görülüp kenara atılan ama bugün en değerli hazineye dönüşen o sahil arazileri gibi; hayatımızdaki anların, ilişkilerin ve eylemlerin değerini belirleyen şey çağın dayatmaları değil, bizim onlara yüklediğimiz anlamdır.

Sistem bize her gün eksik olduğumuzu kodlayabilir, sosyal medya bizi bitmek bilmeyen bir kıyaslama sorunsalına itebilir. Fakat durup düşündüğümüzde, bu oyunu kuralına göre oynamak zorunda olmadığımızı fark ederiz. Gerçek ve sürdürülebilir bir mutluluk; ne tamamen kendi içine kapanıp narsistçe bir kişisel gelişim serüvenine gömülmektir ne de başkalarının onayını almak için kendi kimliğini feda etmektir.

Çıkış yolu, tam da yazının başında kurduğumuz o iki ayaklı dengede gizli: Önce kendine mutlu olmayı hak göreceksin —kendi sınırlarına şefkat göstererek, zihnini besleyerek, yorgun bir günün ardından kendine ayırdığın o minik anda iç huzurunu koruyarak. Sonra da başkalarına bu hakkı tanıyacaksın —insanları acımasızca yargılamadan, linç etmeden, bir dostun derdine kulak verip bir sokak hayvanına kapının önüne bir kap su koyarak.

Mutluluğu devasa hayat değişikliklerinde, büyük unvanlarda veya kitlelerin onayında aramak bizi yanıltır belki de. Oysa gerçek dönüşüm mikro-eylemlerle de anlam kazanır. Sonuç olarak; mutluluk bir varış noktası, sonradan kazanılacak bir unvan ya da kovaladıkça kaçan bir av değildir. Mutluluk, insanın kendi iç dünyası ile dışarıdaki karmaşa arasında kurduğu esnek ve dinamik bir dengedir.

Ne dışarıdaki gürültüye teslim olup kendimizi unutacağız ne de kendi fildişi kulemize çekilip dünyaya gözlerimizi kapatacağız. Çağın getirdiği aşırı farkındalığı bir yük değil, bir gelişim aracı olarak kullandığımızda; hem kendimize yaşama hakkı tanıyacağız hem de bu vesileyle başkalarına yer açacağız.

Filo-odası

Aristoteles (Eudaimonia / Erdemli Eylem) Aristoteles’e göre mutluluk, anlık hazlar (hedone) değil, insanın aklını ve erdemlerini kullanarak potansiyelini gerçekleştirmesidir. Mutluluk bir duygu durumundan ziyade tüm bir yaşama yayılan "iyi eylemler silsilesidir."

Epikuros (Ataraxia / Ruhsal Dinginlik) Epikuros mutluluğu acının yokluğu (aponia) ve ruhun sarsılmaz bir dinginliğe ulaşması (ataraxia) olarak tanımlar. Ona göre lüks, şöhret veya aşırı arzular mutsuzluk getirir; basit bir yaşam, temel ihtiyaçların karşılanması ve dostluk mutluluk için yeterlidir.

Immanuel Kant (Ahlak ve Hak Etme) Kant, doğrudan mutluluğu hedeflemeyi sorunlu bulur. Ona göre insanın birincil ödevi "mutlu olmak" değil, "mutlu olmaya layık/hak kazanmış bir insan olmaktır." Ödev ahlakına uygun yaşayan, dürüst ve erdemli insan, mutluluğu hak etmiş olur.

Baruch Spinoza (Conatus / Var Olma Direnci) Spinoza’ya göre mutluluk, insanın kendi varlığını koruma ve getirdiği potansiyeli artırma gücüdür (conatus). İnsan doğayı ve evrendeki nedenselliği anladıkça kederden kurtulur, zihinsel bir özgürleşme ve sevinç yaşar.

Albert Camus & Jean-Paul Sartre (Varoluşçuluk ve Anlam İnşası) Varoluşçulara göre evren özünde anlamsız ve saçmadır (absürd). Hazır bir mutluluk yoktur. İnsan kendi özünü ve anlamını kararlarıyla baştan yaratmak zorundadır. Camus’nün dediği gibi: "Sisifos'u mutlu hayal etmek gerekir." Yani anlamsızlığa rağmen direnmek ve eyleme geçmek mutluluğun kendisidir.

Bu temada benzer fikirlere sahip oldugum filozof

Metinde ortaya koyduğum şu temel fikirler:

Mutluluğun sadece kişisel bir iç huzur olmadığını, ötekine duyulan sorumluluk ve etik tutumla (insanlara hak görmek) tamamlandığını savunman, Gülümseme, dinleme, incelik gösterme gibi küçük eylemleri ön plana çıkarman, "Kendine hak gördüğün mutluluğu başkasına da hak görme" dengesini kurman,

-Beni felsefe tarihinde doğrudan Immanuel Kant ve Emmanuel Levinas çizgisine yakınlaştırıyor; fakat özellikle Immanuel Kant’ın anlayışına çok paralel bir duruş sergilediğimi düşünüyorum.